Heidelberg
Nasıl Gogol’un cenazesinde Dostoyevski, “Hepimiz Gogol’un Paltosundan çıktık” diyorsa, bu kitabın da tamamı Heidelberg Fass’ın içinden çıkmış gibidir. İyice olgunlaştırılmış, belediye işlerinin arasında gidip gelmiş ve sonunda önünüze düşmüştür.
Kaleye girdiğimde bir soytarı anlattı bana hikâyesini. 18. yüzyılda, Charles Theodore hanedanı döneminde yapılan bu devasa fıçı, söylenene göre tüm Heidelberg halkına — bendeniz dahil — birer şişe şarap ikram edecek kadar büyükmüş.
Yolculuğum burada başlayacaksa, ve altı ay kadar sürecekse büyük başlamalıydı. Bir ustanın tavsiyesine ihtiyacım vardı. Ben biliyorum ki geçmek istediğim yollardan hep daha önce gidenler olmuş, Ernest’s Hemingway’in 1950 yılında uğradığı, Tyrol şaraplarını şerefe kaldırdığı bir otelin, Deutsches Kaiser, yeni ismi ile Hemingway’e oturdum ve aynısını istedim. Oldukça basit bir pub olan Hemingway Bar’da maalesef istediğimi bulamadım, canım o umami tadıyla bir Bloody Mary istiyordu, Hemingway olsa buna bayılırdı ama maalesef servis etmiyorlarmış. Hızlıca ferahlatıcı bir şeyler ısmarladım kendime, Pimm’s ve birazcık soda…
1922 Yılında soğuk bir Eylül günü, Ernest Hemingway o ünlü Orient Express treni ile İstanbul’a gelmişti. Sarhoş bir taksici ile Sirkeci’den Beyoğlu’na olan yolculuğunda taksici onun daktilosunu düşürüp kırmıştı. Grand Hotel de Londres’de, onun oturmuş olma ihtimali çok ama çok yüksek olan barında düşünüyordum bu satırları yazmayı. Ben de buraya gelirken birkaç yaşlı Alman hanımefendinin çok da kibar olmayan davranışları yüzünden bir treni kaçırıp, kervanla beraber yolda düzüle düzüle Heidelberg’e vardım. Vardığımda saat akşama anca geliyordu, oysa ben sabahtan beri yoldaydım.
Varacağım yeri bilmediğimden yolda birisine sormak durumunda kaldım, beni kibarca gitmek istediğim yere kadar götürdü. Bunu karşılıksız bırakamazdım, bira her yerde bulunabilirdi peki bu yazıların asıl teması olan insan faktörü, üzücü bir tema seçeceksek eğer resimlerimize yalnız başına bira içen birisini kolaylıkla çizebiliriz, Edward Hopper gibi. Hızlıca bir buğday birası, ancak aklım siyah biralarında, kara demek belki daha doğru olabilir. Heidelberg’deki tüm barları ve tüm biraları denemek için sabırsızlanıyordum! Böylelikle görevi yerine getirecektim, tüm şehri bir bira fıçısına doldurup aktarabilecektim.
Gelişim neredeyse Almanların önemli bayramlarından birine denk geldiğinden açık bir yer bulmak için dolanıp durdum şehrin eski kısmında.
Löwenbrau Heidelberg
Biranın bir vatanı yok; hepimiz onun sevgili yurttaşlarıyız—ama herkes eşitse, Bavyeralılar sanki biraz daha eşit. Dünyanın dört bir yanında tanıdık bar tipleri vardır: “Irish Pub”, “dive bar”… Benim gönlümse sık sık Bavyera usulüne kayar. Neden mi? Büyük ortak masalar, sıcacık ahşap dokular, porsiyonu eli bol tabaklar ve her renkten koca bardaklar! Bol porsiyonlu yemekler, tıka basa dolu bile olsa insan göz kamaştırıyor!
Çoğu kişi ‘’bira’’ deyince aklına direkt olarak sapsarı, bol köpüklü, buz gibi bir bardağı hayal eder. Oysa sadece yüz elli yıl kadar geriye gitsek bile çoğu biranın aslında daha koyu renklerde olduğunu görürüz. Rengine takılmaktan çok, dokusuna, tadına ve kokusuna kulak verenler kesinlikle koyu biraları denemeli. Karamel, kavrulmuş ekmek, belki hatta birasına göre hafif kakao tatları ile koyu biralar gerçekten gizli hazinelerdir. Sıcaklık ile beraber biranın sergilediği tatlar da değişir, genelde sarı biralardan daha sıcak servis edilen bu biralarda, tek bardakta tekrar tekrar farklı tatları almak oldukça keyifli.
Triumphator, tam olarak böyle bir kara bira. Doppelbock sınıfına giren bir bira olarak yüksek alkollü lakin içimi kesinlikle zor değil. Yüksek gövdeli ve malt merkezli bir bira olarak, tuzlu veya yoğun tatlara sahip yemeklerle oldukça güzel bir eşlikçi olabilir. Ben böyle biraları ufak bardaklarda ufak porsiyonlarda içmeyi severim, o yüzden normalde tercih ettiğim gibi yarım litrelikler yerine 250 mililitrelik ufak porsiyonlar tercih ediyorum. Yoğun, maltlı ve karamel tadının önde olduğu biraları seviyorsanız ve ekmeklerle de aranız iyiyse kesinlikle denemeniz gereken bir bira.
The Dubliner Hotel Bar
Biranın merkezlerinden biri olan Münih’e oldukça yakın olan bir yerde Irish Pub açmak, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilebilir. Lakin burada oldukça iyi iş çıkarıldığını söyleyebilirim! Bir bira bahçesi ve bar olarak servis veren yer, İrlanda’dan Kilkenny, Guinnes ve Hop House gibi biraları servis ederken aynı zamanda İrlanda atmosferini gerek şarkılar gerek dekorasyon ile iyi yansıtıyor.
Benim bir İrlanda Barından beklediğim ilk şey kesinlikle dar olması, insanların birbirine yakın oturduğu, hafif karanlık bir mekanlardır İrlanda Barları. Burada oldukça geniş alanda insanlar sıkıştırılmamış, biraz kültürüne ters olsa da açık konuşmak gerekirse daha rahat olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda İngiliz/İrlanda ve Alman yemeklerinden oluşan menü, hızlı bira servisi ile oldukça keyifli bir atmosfer. Bira her zaman taze çünkü o kadar fazla misafir var ki, saat başı değişmesi gerekiyor her fıçının. Şehrin en merkezi konumlarından birinde olan barda, bardakta yavaş yavaş demlenen Guinnesleri görmek için kesinlikle bar kısmına oturmalısınız. Maç günleri oldukça dolu olan bar, gerek bahçesi gerek kendi iç alanı ile oldukça tatmin edici.
Hemingway's Heidelberg
Hemingway ile gezmek bir şenlik olsa da, maalesef onun arzu ettiği kalitede bir bar ortaya çıkartmak oldukça zor. Oldukça samimi olan ufacık barda, birçok çeşit ülkeden alkoller bulunsa da menü beni ve Hemingway’i maalesef tatmin etmedi. Hemingway’in favorileri olan Gibson, Absinthe bazlı Frappe veyahut Death in Afternoon gibi kokteyllerin olmasını çok isterdim. Hemingway Special ise menüde parlıyor, klasik kokteyllerde olması gereken distilenin yaklaşık iki katı kadar Rom, biraz taze greyfurt ve misket limonu suyu, hafif bir Maraschino likörü dokunuşu ile hazır! İçerideki kılıç ve köpek balıklarını görmek için gidilebilir, oldukça iyi fiyat politikasına sahip olan bara uğranmalı.
Eintdecken
Antifaşist bir spor barı sayılabilir burası, ayakta duracak bile yer bulmak mümkün olmuyor maç günlerinde. Genel olarak yaşlı insanların ziyaret ettiği bu bar aslında bir öğrenci barı gibi tasarlanmış. Ucuz fiyatlarından olacak ki yaşlılar da tercih ediyor. Gruplar genel olarak Kölsch servis tarzı olan 0.2 Litrelik bardaklarda bira içiyor, bunlardan toplu şekilde ve masadaki herkes sırayla bir set alacak şeklinde içiyorlar. Self-servis olan barda başka şekilde devamlı şekilde bira almak mümkün olmasa gerek. St. Pauli ve Hamburg temalı bazı dekorasyonlar ve oraların meşhur birası Astra’nın reklamları duvarları süslüyor.
Vetter
Buram buram malt kokan ana salonuna bırakın rezervasyonsuz oturmayı, kafayı içeri sokmak bile haftasonları mümkün değil. Yaptırdığım rezervasyonla, daha makul olan diğer kısmına oturdum Vetter’in. Vetter’de beer-flight olarak adlandırılan, farklı biraları ufak miktarlarda tadabileceğiniz setler oldukça rağbet görüyor. Bunların içinde 1994 yılında dünyanın en yüksek alkollü birası olarak bilinen Vetter 33 de var. Vetter 33, normalde Plato bilimi ile ölçülen şeker/sıvı oranının Alman versiyonu olan ‘’Starmwürze’’nin %33 olması ile açıklanıyor. Aşırı yüksek alkollü diğer biralar gibi, köpüğü az ve pekmez gibi kokan bu bira maalesef tat olarak hiçbir standardı karşılamıyor. Yapılabildiği için yapılmış gibi duran bira, pekmez ve votkanın adeta bir karışımı gibi. Diğer biraların da beni pek etkilediğini söyleyemem, Marzen biraları ağızda kötü ve mayhoş bir bitiş bırakıyor. Genel olarak bu bira tipinin büyük bir hayranı olmasam bile standartların altında. Lagerleri ise oldukça keskin bir bitter tada sahip. Bir lager içerken bunu tercih eder miyim emin değilim ancak eğer birayı alıp dışarıda içmek isterseniz bir litresini 4 Euro’ya, tabi ki Almanların meşhur Pfand sistemi yüzünden 4 euro da şişeyi geri verme koşuluyla depozito ödüyorsunuz, alabiliyorsunuz.
Sonderbar ve Distille
Neredeyse aynı özelliklere sahip olan bu iki Kneipe, ucuz bira ve oturacak yer dışında aslında oldukça fazla likörün, Alman tarzı shot içeceğin ucuz fiyatla denenebileceği yerler. Karşı karşıya olan bu barlardan, Sonderbar’ın daha gençlere hitap ettiğini ve daha politik bir yer olduğunu söyleyebilirim. Öğle kahvelerimi içtiğim bu yerde, insanlar oldukça kibar. Diğer bar olan Distille’de ise daha çok yaşlı insanlar vakit geçiriyor, içerideki slot makinelerinin ise durmadan dolu olduğunu görebilirsiniz.
Gasthaus Zum Rotes Ochsen
Bir şey ne zaman en eski olduğunu, bu geleneği ilk o dükkanın başlattığını veyahut bir kokteylin doğum yeri olduğunu söylese ona oldukça şüpheyle bakarım. Mekana sonunda başarısız birkaç rezervasyon girişiminden sonra geldim, bir avcı kabini gibi dekore edilmiş mekan 1704 yılında inşa edilmiş olsa da, 1839 yılından itibaren Spengel Ailesi tarafından işletilen bu misafir evi, haftada sadece 18 saat kadar açık! Şehrin bitişinde, Karlstor’a doğru olan bu yer, zamanında Bismarck ile bile tanışmış ve mektuplaşmış bir kişinin açtığı bar, sonraki nesilde tam bir öğrenci dostu olması sebebiyle ‘’Papa Karl’’ olarak adlandırılan ikinci nesil işletmeci tarafından işletilmeye başlanmış, hala 6. Nesil Spengel tarafından işletiliyor. Bira olarak oldukça kısıtlı bir menüye, ve klasik 1753 Heidelberger birası satan mekanda ise geleneksel Alman yemekleri öne çıkıyor. Benim tercihim bir tür yahni olarak, yanında el yapımı erişte ve bir çeşit fermente edilmiş lahana ile, sauerkraut değil ile servis edilmiş geyik oldu. Bıçak kullanmayı sevmeyen bendeniz için çok iyi bir tercihti çünkü et resmen çatal ile dağılıyordu. Yemek porsiyonu beni doyurmaya oldukça yetecekken, böyle bir yerde aynı zamanda Aperol Spritz gibi kokteyllerin satılmasını ben doğru bulmuyorum. Belki biraz Schnapps bazlı eski tarz kokteyller, ilk kokteyl kitaplarından fırlamış gibi duran. Genel olarak turistlere hizmet veren bar, değişen finansal koşullara ayak uydurmak zorunda. Rezervasyon yapmak iyi bir tercih olabilir, fiyatlar Heidelberg standartlarına göre yüksek olsa da kesinlikle buna değeceğini düşünüyorum. Sadece yemek yanında belki hafif bir şarap alınıp, bira deneyimi başka bir yere bırakılmalı.
Wie schön ist doch mein Heidelberg, das stolze Schloss, das Fass, der Zwerg.
Die Sage von dem Hexenbiss, doch auch die Altstadt, sie ist schön gewiss!
So viele Menschen sind hier froh, wir hoffen, es bleibt weiter so.
Die Wirtin strahlt wie ein Juwel „Heidelberger Bier“, das macht uns kreuzfidel!
Im Roten jetzt in der sechsten Generation bewirten hier die Spengel’s schon, und Refrain:
Ochsen trifft sich die Welt, im „Roten Ochsen“ pfeift man aufs Geld, dort spielt der
Micha in Dur und Moll, im „Roten Ochsen“, ja, da ist es toll.
Otto Gläser mit mir empor, ein dreifach Hoch Bass und Tenor, drum hebt die
Gläser mit mir empor, ein dreifach Hoch dem Ochsenchor.
Ne kadar da güzel benim Heidelberg’im, görkemli şato, fıçı ve cüce.
Cadı ısırığı efsanesi ve tabii ki eski şehir, nasıl da güzel!
Ne kadar çok insan burada mutlu, umuyoruz hep böyle devam eder.
Meyhaneci bir mücevher gibi parlıyor, bizi neşelendiren “Heidelberger Birası”
Kırmızı Öküz’de artık altıncı kuşakta Spengel ailesi burada konuklara hizmet veriyor…
Dünyanın buluştuğu yer Öküz, “Kırmızı Öküz”de kimse paraya aldırmaz, orada
Micha majör ve minör çalar, “Kırmızı Öküz” gerçekten harika bir ortam….
Otto bardakları benimle birlikte kaldırır, bas ve tenor ile üç kez “yaşasın” denir,
Bardakları benimle kaldırın, üç kez yaşasın Öküz korosu!
(Beste ve Güfte: H. Meisel, Çeviir: Bendeniz)
…
Comments
Post a Comment